Doğu Ekspresi ile masala yolculuk

Doğu Ekspresi ile masala yolculuk : Yıllarca İstanbul’dan yola çıkan trenler, yüksek hızlı trenin gelmesiyle artık Ankara’dan hareket ediyor. Hakkında onlarca efsane dinlediğimiz Doğu Ekspresi serüveni, altı saatlik İstanbul-Ankara otobüs yolculuğundan sonra başlıyor.
Doğu Ekspresi, Anadolu’yu kat ederken kâh bir akarsuyun kâh bir köyün kenarından geçiyor. Dağları tünellerle geçip köprülerin üzerinde salınıyor. Yol boyunca ovaları, tepelerdeki karları görünce Anadolu’nun güzelliğine tanık oluyorsunuz. Hakkında onlarca efsane dinlediğimiz Doğu Ekspresi serüveni, altı saatlik İstanbul-Ankara otobüs yolculuğundan sonra başlıyor. Yıllarca İstanbul’dan yola çıkan trenler Yüksek Hızlı Tren’in gelmesiyle artık Ankara’dan hareket ediyor. Başkent’i bir akşam vakti geride bırakan trenimiz; Kırıkkale, Yozgat, Sivas, Erzincan, Erzurum’u geçip Kars’a 24 saat 20 dakikada ulaşıyor.
Ankara Garı’nda ikinci yola yanaşan Doğu Ekspresi, biraz mahzun. Çünkü aynı yerden yolcularını alan Yüksek Hızlı Trenler, beklediğimizin bir ihtiyar olduğunu seriyor gözler önüne. Onlar peşi sıra hızla gözden kayboluyor ama bizim tren ağır aksak yanaşıyor perona. Telaşlı kalabalığın arasına karışıp biniyoruz Doğu Ekspresi’ne. Kimi elinde sazıyla Sivas’a gidiyor, kimi uzun yıllar ayrı kaldığı baba ocağı Erzurum’a… Biletlerimizi kontrol eden kondüktör Kars’a gittiğimizi öğrenince şaşırıyor: Ne işiniz var bu havada Kars’ta? Maksadımızın masal gibi yolculuğu tamamlayıp Ani Harabeleri’ne gitmek olduğunu söylüyoruz. Cevabımıza hayret etse de bu defa Kars’ın güzelliğinden bahsediyor.
Kompartımanımıza sırt çantalarını bırakıp treni keşfe çıkıyoruz. Yataklı, kuşetli, pulman, restoran… Bütün vagonları yolculuğumuzun ilk yarım saatinde dolaşıyoruz. Bu kısa gezintide görüyoruz ki, bizden başka herkes tren yolculuğuna aşina. Çocuklar uyku saatine geçmiş, anne-babalar akşam çaylarını yudumluyor. Yolcu vagonlarının dört bir yanı zahire ile dolu. Tren yolculuğu deyince ilk akla gelen turşu ve peynirler ise çoktan depoya kaldırılmış. Kompartımanın ışıklarını söndürüp penceremizden İç Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırını seyrediyoruz. Bu hudutsuzluk hissi gecenin karanlığında ilerleyen trenin sesiyle bölünüyor. Hafızamızda yer eden istasyonların ilki Çerikli oluyor. İnecek kadar vaktimiz olmadığından seyretmekle yetiniyoruz. Yozgat’ın Yerköy beldesinde rastlıyoruz ilk inenlere. Akşamın siyah örtüsünü yararak kucaklaşıyorlar bekleyenleriyle.
İstasyonları izlemenin keyfi bir başka ama açlık iyice bastırıyor. Tren yolculuğu olur da ekmek arası hazırlanmaz mı? Ankara Garı’nda son anda aldığımız bir somun ekmekten bahsediyoruz. Zeytin, peynir, domates derken sıra geliyor çaya. Elmalı tarçınlı keklerimizi alıp restoranın yolunu tutuyoruz. Çorba içenler, ızgara yiyenler tuhaf karşılasa da kek ve çay ikilisi tüm yorgunluğumuzu alıyor. Son yudumu alırken karlı dağlar Kayseri’ye ulaştığımızı fısıldıyor. Yolculuğumuz boyunca ihtimamını eksik etmeyen vagon görevlisi Kemal Gönenç ise anılarıyla sohbetimize katılıyor.
HAYDARPAŞA ÖZLEMİ GÖZLERİ YAŞARTIYOR
Gün ağarınca Sivas görünüyor uzaktan. Trenin arkasından uzun süre tan yerinin ağarmasına tanıklık ediyoruz. Soğuk olmasını beklediğimiz hava şaşırtıyor. Adeta yazdan kalma bir gün başlıyor Anadolu’da. Trende yaptığımız kahvaltıda restoran çalışanları Sivas’ta olduğumuzu hatırlatırcasına Âşık Veysel, Selda Bağcan türküleriyle karşılıyor misafirlerini. Sezen Aksu şarkıları ile devam ediyor kahvaltı faslı. Bir yandan çay içip sohbet ederken, Erzincan’ın Eriç köyüne geldiğimizi ömrü tren yolculuklarında geçen Kemal Gönenç, bir anısını paylaşınca fark ediyoruz: “Geçen yıl Eriç’ten binen bir genç vardı. Heybesindeki 20 kiloluk iki tane turna balığını Ankara’ya götürdü. Eriç Deresi’nin turnaları çok güzel olur. Israr ettik, birini bize sat dedik ama ikna edemedik.” Haydarpaşa’dan gözleri dolarak bahsediyor. Doğu Ekspresi’nin Ankara’dan boynu bükük kalktığı kanaatinde Gönenç: “Yıllarca İstanbul’dan Kars’a geldik. Ankara Ekspresi’ni de, İstanbul’dan Doğu’ya gitmeyi de çok özledim. Artık ikisi de yok. Bu hızlı tren çalışmalarından sonra tekrar seferler başlayacak diyorlar ama hiç ümidim yok. Sadece balık ekmek yemek için bile Haydarpaşa’ya gitmek isterdim.”
Her büyük şehre ulaştığımızda inenler kadar yeni yolcular da katılıyor aramıza. Erzincan ve Erzurum garlarında Kars’a kadar bize refakat edecek ilk yolcularla karşılaşıyoruz. Onlar koltuklarına yerleşe dursun, biz tren denince akla ilk gelen şairlerden Haydar Ergülen’in mısralarına bırakıyoruz sözü… “O bir çay istemişti, trenin içinde/Biz tren yolcusuyduk, çölün içinde”. Tabii biz çölde değil, karlı dağların arasından geçerek ulaştık Kars’a. Yine bir akşamüstü ayazı karşılıyor bizi istasyonda. Geniz yakan temiz havasıyla Anadolu’nun en doğusuna geldiğimizi fark ettiriyor. Doğu Ekspresi’ne son bir defa bakıp veda ederken anlıyoruz ki, Ankara’dan Kars’a giden yalnızca bizmişiz meğer.
EFSANELER KENTİ: ANİ
Ertesi gün Kars’ın ünlü Ordu Caddesi’ni gezmeye başlıyoruz. Buradaki tüm binalar neredeyse Rus dönemine ait. Barok yapılarla bezeli Ordu Caddesi’nde kendinizi bir film setinde zannedebilirsiniz. Caddeyi o hislerle arşınlarken bir bankanın reklam filmi setine rastlıyoruz. Güneşin kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu Kars sabahında, ilk durağımız şehrin manevi muhafızlarından Seyyid Ebu’l Hasan Harakani Hazretleri’nin türbesi oluyor. Harakan’dan talebeleriyle birlikte Anadolu’ya İslam’ı anlatmak için gelen büyük mutasavvıf, Kars Muharebesi’nde şehit düşer. İbn-i Sina, Ebu’l Kasım Kuşeyri gibi alimlerin tecrübelerini paylaştığı Harakani Hazretleri’nin türbesinde bir sükûnet hâkim. Onun hemen yanı başındaki Kümbet Camii aslında Kars’ın bir fotoğrafını sunuyor. Selçukluların fethiyle camiye dönüştürülen onlarca kiliseden sadece biri. Caminin kubbesinde 12 Havarileri temsil eden ikonlar bulunuyor. Şehrin panoramik görüntüsü için kaleye çıkıyoruz. Önümüzde Kars Çayı, ardımızda yalçın dağlar, bu sevimli ribat şehri izliyoruz. Doyumsuz manzaradan sonra sıra, binlerce kilometre kat etmemizin gayesi ‘Ani Antik Şehri’ne geliyor. Ocaklı köyüne vardığımızda herkesten “Türkiye yıkılsa Ani inşa ederdi. Ani yıkılsa on Türkiye inşa edemez.” sözünü sıkça duyuyoruz.
Şehri tarihi eserler ayakta tutuyor
Kentin 6. yüzyılda başlayan en erken tarihi bizi Ermeni Bagrat ailesine kadar götürüyor. Tarihi İpek Yolu’nun geçiş noktası olan Ani Şehri, Sultan Alparslan’ın fethine kadar Hıristiyanların önemli bir ticaret merkeziydi. Kentin en büyük mabedinde kılınan cuma namazıyla şehir Türklerin hakimiyetine geçer. O tarihten sonra da 1319’daki depreme kadar ticari faaliyetleri sürer. Ermenistan sınırının hemen yanı başındaki Arpaçay’ı görüp hayran kalmamak imkânsız. Ani’de başınızı hangi yana çevirseniz başka bir harikulâdelikle karşılaşıyorsunuz. İşgal sırasında yıkılan İpek Yolu Köprüsü, Manuçehr Camii, Fethiye Camii ve Polatoğlu Kilisesi, Kızlar Manastırı gibi onlarca tarihe tanıklık etmiş eser, antik şehri ayakta tutmaya çalışıyor. Gözden ırak her yerde olduğu gibi, burada da bütün yapılar vandalizme kurban edilmiş. Çok değil, birkaç sene öncesine kadar definecilerin tahriplerinden de nasibini almış bu mahzun şehir, şimdi de bakım ve onarıma muhtaç. Ani’nin yakınlarındaki mağara oyuntuları da görülmeye değer. Anadolu’daki ilk yerleşim yerlerinden biri olan bu bölge de eski coşkulu günlerine döneceği anı bekliyor. Ayrılırken bizimle birlikte kenti dolaşan keçi sürüsüne bakıp hayıflanmak nasibimize düşüyor.
Evliya Çelebi’yi yâd edip Kars sokaklarını son defa dolaşıyoruz. Kaz sürüleri, ipe dizili erişteler, taş duvarlar ve masmavi gökyüzü akılda kalan son kareler oluyor. Tahmin edildiği üzere otobüs ve trenle 36 saatlik geliş yolculuğumuzun aksine havayoluyla İstanbul’a dönmeyi tercih ediyoruz.



sohbet

İlk yorum yapan olun

Yorumlar

İlgili Yazılar ve Reklamlar