Nasreddin Hoca Kimdir? Nasreddin Hoca Gerçekten Yaşadı Mı?

Nasreddin Hoca Kimdir? Nasreddin Hoca Gerçekten Yaşadı Mı? - RayHaber
Nasreddin Hoca Kimdir? Nasreddin Hoca Gerçekten Yaşadı Mı? - RayHaber

Nasreddin Hoca (Doğum tarihi. 1208, Hortu – Ölüm tarihi 1284, Akşehir), Anadolu Selçuklu Devleti döneminde, Hortu ile Akşehir çevresinde yaşamış olan efsanevi kişi ve mizah kahramanıdır.

Çoğunlukla hazırcevap ve mizah anlayışını elinde bulunduran bir bilge olarak yansıtılan hikâyelerle tanınan Nasreddin Hoca’nın gerçekte yaşayıp yaşamadığına, yaşadıysa da gerçek kişiliğinin ne olduğuna dair tartışmalar olmakla birlikte, gerçek bir tarihî kişilik olduğuna dair bazı belgeler de bulunmaktadır. Bu belgelerden edinilen bilgilere göre, 1208 yılında Akşehir’in Hortu köyünde doğan Nasreddin Hoca burada temel eğitimini aldıktan sonra Sivrihisar’da medresede eğitim görmüş ve babasının ölümü üzerine döndüğü memleketinde köy imamlığı görevini üstlenmiştir. Nasreddin Hoca, bir süre sonra dönemin tasavvufi düşünce merkezlerinden olan Akşehir’e göç ile Mahmûd-ı Hayrânî’nin dervişi olarak Mevlevîlik, Yesevîlik veya Rufâilik yoluna mensup olmuştur. Akşehir’de mülki görevler üstlenen ve aynı zamanda Akşehir çevresindeki yörelerde de kısa süreli bulunduğu düşülen Nasreddin Hoca, 1284’te yine Akşehir’de ölerek günümüzdeki Nasreddin Hoca Türbesi’ne gömülmüştür.

Nasreddin Hoca’nın, adına anlatılan hikâyeler ile gelişen efsanevi kişiliği, onun ölümüyle aynı yüzyıl içerisinde ortaya çıkmış olup Nasreddin Hoca adına addedilen yazılı anlatılar yüzyıllar içerisinde onlarla ifade edilen sayılardan binlere kadar çıkmıştır. Çoğunlukla hazırcevap bir bilgin olarak aksettirildiği hikâyelerinin yanı sıra Nasreddin Hoca’nın mânâsız sözler söyleyen, akıldan noksan birisi olarak sunulduğu ve farklı kişilik özellikleri barındıran hikâyeler de bulunmaktadır. Ermiş bir bilginden saçma sözler sarf eden bir deliye kadar birçok farklı kişilik özelliği bulunduran bu hikâye çeşitlenmesinin, anonim anlatıların da zamanla Nasreddin Hoca adına bağlanmış olabileceği ihtimali ile açıklanmaktadır. Günümüzde bibliyografik bir değeri bulunan Nasreddin Hoca yazılı kültürünün bilinen en eski anlatısına, 1480 yılında telif edilen Saltuknâme’de rastlanmakla birlikte, Povest o Hoce Nasreddine serisi 1.5 milyon ile şimdiye dek en fazla satışı yapılan Nasreddin Hoca derlemesidir. Bu eserlerden derlenen fıkralar, içerdiği mesajlar, özellikleri ve mitolojik unsurlar gibi farklı bağlamlarda incelenmiş olup birçok ülkede eğitim ve öğretimde de kullanılmaktadır.

Yeni doğan bir bebeğin bebek bağının türbesine gömülmesi, yeni evlilerin ilk olarak türbesini ziyaret etmesi gibi halk inanışlarında yer edinen Nasreddin Hoca’ya dair hikâyeler, Türk halklarının yanı sıra Araplar, Bulgarlar, Çinliler, Farslar, Macarlar, Ruslar gibi farklı toplumlarda da yer edinmiş olup Naara Suoks, Jiyrenşe Şeşen gibi yerel kahramanlarının anlatıları ile iç içe geçmiş bir hâldedir. Geniş bir coğrafi alana yayılmasına bağlı olarak sanat ve popüler kültür alanlarında Nasreddin Hoca’ya dair çokça eser verilmiştir. Bunların arasında 1775–1782 yılları arasında yazılan Nasreddin Hoca’nın Mansıbı, bilinen ilk tiyatro oyunu; 1939 yılında gösterime giren Nastradin Hoca i Hitar Petar da, bilinen ilk filmdir. Ayrıca 1996 yılı, UNESCO tarafından tüm dünyada Nasreddin Hoca Yılı olarak kutlanmış olup, günümüzde Nasreddin Hoca adına şenlikler, yarışmalar ve bilimsel toplantılar da düzenlenmektedir.

Gerçekten yaşayıp yaşamadığına dair görüşler 

Nasreddin Hoca’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusu halkbilimciler tarafından ele alınmakta ve farklı görüşler ortaya konulmaktadır. Alman oryantalistler Albert Wesselski ve Martin Hartmann gerçekte Nasreddin Hoca diye birinin yaşamadığını öne sürmüşlerdir Fransız oryantalist René Basset, 10. yüzyılda ünü Arap dünyasında yayılmış olan Arap güldürü tiplemesi Cuhâ’nın zamanla Türkler arasında Hoca’ya dönüştüğünü öne sürmüş, Yugoslav Türkolog Fehim Bajraktarević de Basset’nin bu fikrini desteklemiştir. Azeri halkbilimci Hanefi Zeynallı da Nasreddin Hoca’nın tarihî bir kişilik olarak ele alınmasına şüpheyle yaklaşırken Tehmasib Ferzeliyev; Nasreddin Hoca’nın gerçek kişiliğinin önemsiz olduğunu, bir tipleme olarak içerisinde bulunduğu her kültürün ortak kahramanı olduğu görüşünü savunmuştur. 

Bazı araştırmacılar Nasreddin Hoca’yı folklorik bir hayal ürünü olarak ele alıp tarihî kişiliklerle bağdaştırma yoluna başvurmuşlardır. Bu yaklaşımlardan birini geliştiren İsmail Hami Danişmend, Nasreddin Hoca’nın II. Mesud döneminde yaşayan Yavlak Arslan oğlu ve 1300 yılında Kastamonu’da öldürülen müstevfî Nasîrüddin Mahmud olduğunu öne sürmüştür. Danişmend, bu iddiasını Fransa’da keşfettiği Farsça bir selçuknâmeye dayandırarak ortaya atmış; ancak görüş sağlam dayanakları olmaması gerekçesiyle bilim dünyasında kabul görmemiştir. Naci Kum da bu konuya eğildiği bir yazısında Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde bulunan ve üzerinde Nasreddin adı ile hoca unvanının bulunduğu bir mezar taşı bulunduğunu öne sürerek  Nasreddin Hoca’nın ölümünün 13. yüzyıl başında (kabul edilen 1284 yılından 72 yıl önce) Kayseri’de gerçekleştiğini iddia etmişse de İbrahim Hakkı Konyalı ilgili mezar taşında yaptığı okuma ile taşta Nasreddin Hoca değil Emirüddin Hoca yazdığını tespit etmiştir. Azeri halkbilimciler Memmedhüseyn Tehmasib ve Memmedağa Sultanov da birlikte yazdıkları Molla Nasreddin Lâtifâlârı kitabında Nasîrüddin Tûsî’nin Nasreddin Hoca’nın yaşadığı kabul edilen zaman diliminde yaşaması, bazı yazmalarda Nasreddin Hoca’nın Nasîrüddin şeklinde adlandırılması, Nasîrüddin Tûsî’nin bir eserinde fıkralara yer vermesi, Nasreddin Hoca’nın bazı hikâyelerde müneccimleri alaya alması ve bu türden bir davranışın ancak Nasîrüddin Tûsî gibi yıldızlar konusunda ilim sahibi insanlardan beklenebileceği, Nasreddin Hoca’nın Timur’un huzuruna memleketinin temsilcisi olarak çıkması ile Nasîrüddin Tûsî’nin Alamut hükümdarınca Hülagü’nün huzuruna gönderilmesi, Nasîrüddin Tûsî’nin bir adının Hasan olması ve bir fıkrada Nasreddin Hoca’nın da bir adının Hasan olarak geçmesi gibi benzerlikler kurarak hocanın aslen Nasîrüddin Tûsî olduğunu öne sürmektedirler. Ancak Tehmasib, öne sürdükleri bu verilerin sağlam kanıtlar olarak değerlendirilemeyeceğini, vardıkları sonucun yalnızca bir varsayım olduğunu da kabul etmektedir. Ayrıca yine Azeri bir halkbilimci olan Azad Nebiyev de Tehmasib ile Sultanov’un bu iddialarını tenkit etmiştir. Irak Türkmeni araştırmacı İbrahim Dakuki, Nasreddin Hoca’nın İsfahanlı bir Fars olduğunu ve asıl adının Meşhedî olduğunu öne sürmüştür. Özbekistan’da ise Nasreddin Hoca’nın Buhara doğumlu olduğuna ve ağzında dişiyle doğduğuna dair bir inanış mevcuttur. Halk arasında bu şekilde bir inanç olmasına karşın bir kısım Özbek araştırmacı Nasreddin Hoca’nın Özbek olmadığını kabul etmektedir. Orta Çağ tarihçisi Mikail Bayram da Nasreddin Hoca’nın aslen Ahî Evran, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî‘sinde Cuhâ diye andığı kişinin de aslen Nasreddin Hoca olduğunu iddia etmektedir. 

Nasreddin Hoca’nın tarihî bir kişilik olduğunu savunanlardan halkbilimci İlhan Başgöz 13. yüzyılda böyle bir kişinin yaşadığına dair hiçbir kuşkunun bulunmadığını belirtmektedir. Yine halkbilimciler Saim Sakaoğlu, Ali Berat Alptekin ve Fatma Ahsen Turan da Nasreddin Hoca’nın 13. yüzyılda yaşadığını belirterek onu Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli ile birlikte Anadolu Türklüğünün tepe noktalarından biri olarak gösterirler. Halkbilimciler Pertev Naili Boratav ile tarihçiler Mehmet Fuad Köprülü ve Tuncer Baykara da Nasreddin Hoca’nın tarihî bir kişilik olduğunu savunanlar arasında yer almaktadır. 

Nasreddin Hoca ve yakınlarına dair belgeler[değiştir | kaynağı değiştir]

Nasreddin Hoca’nın doğum yeri konusu üzerine çalışan İbrahim Hakkı Konyalı, Nasreddin Hoca’nın Şehri Akşehir adlı kitabında II. Mehmed’in çağdaşı Hızır Çelebi’nin olduğu kabul edilen şecerede Hızır Çelebi’nin Sivrihisar kadısı olan babasının Nasreddin soyundan olmasını hocanın Sivrihisar doğumlu olduğuna kaynak olabilecek bir bilgi olarak ele almıştır. Bu şecere 15. yüzyıl sonlarında yazılan kaynaklarda ortaya çıkmıştır. En eski Nasreddin yazmalarından birinin müellifi olan Lâmiî Çelebi de Hızır Çelebi’nin oğullarından Sinan Paşa için aynı şecereyi vermektedir. Buna göre Sinan Paşa Nasreddin Hoca’nın altıncı göbekten torunudur. 

Nasreddin Hoca’nın hayatına dair çıkarımlar yapılabilmesini sağlayan önemli verilerden biri Nasreddin Hoca Türbesi’ni ziyaret eden I. Bayezid’in bir sipahisi olan Mehmed’in türbeyi çevreleyen sütunlara tarih atarak kazıdığı altı satırlık yazıdır: 

Orijinal Çeviri
El hatt-ı bâkî ve’l-ömr-i fâni
Ve’l-abd-i âsi ve’l-Rabbi-i âfi
Ketebetü’l hakîr
Mehmed an cema’at-i sîpah-ı Hazret-i
Yıldırım Bayezid
Bu tarihte vâki sene 796
Yazı baki, ömür fanidir,
Kul günahkâr, Allah affedicidir.
Bunu Yıldırım Bayezid hazretlerinin askerlerinden
hakir Mehmed
796 yılında yazdı.

Sipahi Mehmed’in not düştüğü 796 yılı hicri takvime göre olup miladi takvimde 1393 ya da 1394 yılına denk gelmektedir ve Nasreddin Hoca’nın yaşadığı tarih aralığının belirlenmesine dair önemli bir belge olarak ele alınır. 

Nasreddin Hoca Türbesi’nin bir kitabesi bulunmamakla birlikte sonradan dikilen mezar taşında hicri 386 yılı yer almaktadır. Miladi 696 yılına denk gelen bu yılda Oğuzlar henüz Anadolu’ya gelmemiş olduğundan bu yılın hatalı olduğu bilinmektedir. Çeşitli araştırmacılar tarafından yılın Nasreddin Hoca’nın nüktedanlığına uygun biçimde ters yazıldığı ve aslen 683 olduğuna dair görüşler ortaya atılmıştır. Saim Sakaoğlu ve Ali Berat Alptekin ise mezar taşındaki yazının anlam hataları barındırmasına atıfta bulunarak harflerin sağdan sola fakat rakamların soldan sağa yazıldığı Arap alfabesi ile yazılmış olan mezar taşını hazırlayan ustanın bu kuralı bilmemesi ve Nasreddin Hoca’nın ölüm yılını kasten değil bu kuralı bilmemesi üzerine ters yazdığını öne sürmüşlerdir. Halkbilimci Mehmet Önder, mezar taşındaki yazının anlam hataları barındırdığını dile getiren ilk kişi olmakla beraber aşağıdaki şekilde düzenlendiğinde anlamlı hale geldiğini belirtmiştir: 

Orijinal Düzenlenmiş Çeviri Düzenlenmiş
Hazihı’t-türbetü’l merhûm
el-Mağfûr ilâ abdehu
el-gafûr Nasru’d-dîn
Efendi ruhuna
Fâtiha sene 386
Hazihı’t-türbetü’l merhûm
el-mağfûr el-muhtaç ilâ Rabbihu
el-gafûr Nasru’d-dîn
Efendi ruhuna
Fâtiha sene 683
Bu türbe merhum ve mağfur
affedici kuluna muhtaç
Nasreddin Efendi’nindir
Ruhuna Fatiha
Yıl 386
Bu türbe affedici
Rabbine muhtaç
Nasreddin merhumun türbesidir
Ruhuna Fatiha
Yıl 683

Halkbilimciler mezar taşındaki yılın bilerek ya da bilmeyerek ters yazıldığı konusunda hemfikir olup miladi 1284 ya da 1285 yılına denk gelen 683 yılının doğru olduğuna dair ortak kanaattedirler.

Bunlarla birlikte 1957’de bulunan, Nasreddin Hoca’nın kızına ait olan ile oğlu Ömer’in olduğu sanılan mezar taşları 2013 yılında tekrar incelemeye alınarak yeni bilgiler elde edilmiştir ve bu bilgiler Mehmet Mahur Tulum tarafından “Sivrihisar’da Nasreddin Hoca ve Ailesine Ait Yeni Bulgular” konu başlıklı konferansta kamuoyu ile paylaşılmıştır. Buna göre Nasreddin Hoca’nın kızının adı olduğu sanılan Fâtıma’nın yanlış olduğu ve gerçek adının Hatun olduğu öne sürülmüş, ayrıca oğlu Ömer’in olduğu sanılan mezar taşının Nasreddin Hoca’ya ait olduğu tespit edilmiştir.  Mezar taşlarında yapılan okumalarda Nasreddin Hoca’nın gerçek adının Nasrüddin Nusrat olduğu ve Abdullah olduğu sanılan babasının adının da Şemseddin olduğu belirlenerek Sivrihisar doğumlu olduğu da kesinleşmiştir. Nasreddin Hoca’nın babasının ve kızının adına dair öne sürülen bu yeni bilgiler diğer araştırmacılar tarafından teyit edilmemiş olup tartışmaya açıktır.

Nasreddin Hoca’nın Akşehir’deki türbesinin ayak ucunda kızı Dürrü Melek’e ait mezar kitabesinin bulunması, 1476 yılına ait ilyazıcı defterinde Nasreddin Hoca Türbesi’ne dair kayıtların bulunması hocanın gerçekten yaşadığına dair diğer deliller olarak kabul edilmektedir.

Gerçek kişiliği

Nasreddin Hoca’nın doğum yeri önceleri net olarak bilinmemekteydi. Başta İbrahim Hakkı Konyalı tarafından olmak üzere Akşehir’e bağlı Sivrice köyünde doğduğuna dair iddialar öne sürülse de Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğduğu kabul edilmekteydi. Yapılan son araştırmalarla Nasreddin Hoca’nın Hortu’da doğduğu kesinleşmiştir. Doğum tarihi tam olarak bilinemese de dönemin Sivrihisar Müftüsü Hasan Efendi’nin Mecmûâ-i Maârif adlı eserinde yer alan eski sicilden aktarılmış bilgilere göre 1208 yılında Abdullah ve Sıdıka çiftinin oğlu olarak doğmuştur. Nasreddin Hoca temel eğitimini köy imamı olan babasından alarak medrese öğrenimi için Sivrihisar’da bulunmuş, babasının ölümü üzerine Hortu’ya dönerek ondan kalan köy imamlığı görevini üstlenmiştir

Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasi karışıklıklar içerisinde olduğu zaman diliminde yaşayan Nasreddin Hoca’nın döneminde Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi isimlerin etkisiyle tasavvufi düşünce ve tarikatların etkinliği artmaya başlamıştır. Bu ortamda Mecmûâ-i Maârif’e göre 1237 ya da 1238 yılında ardında köy imamlığı yapması için Mehmed adında birisini bırakarak tasavvufi düşüncenin merkezlerinden biri olan Akşehir’e göç eden Nasreddin Hoca, adının geçtiği en eski belge olan Saltuknâme’ye göre Mahmûd-ı Hayrânî’nin dervişi ve Sarı Saltuk’un pirdaşı olmuş, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile dostluk kurmuştur. Mecmûâ-i Maârif’te ayrıca Hacı İbrahim Sultan’dan da tasavvufi terbiye aldığı bilgisi yer alsa da ikisinin arasında yüz yıllık fark olmasından dolayı bu bilgi tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır. Buna karşılık Nasreddin Hoca’nın Hacı İbrahim Sultan’dan değil, aynı adlı dedesinden eğitim aldığı ihtimali bulunmaktadır.  Nasreddin Hoca’nın, şeyhi Hayrânî dolayısıyla Mevlevîlik, Yesevîlik veya daha zayıf ihtimalle Rufâilik yoluna mensup olduğu düşünülmektedir.  Ayrıca Nasreddin Hoca’nın Tabibzâde Mehmed Şükrü’nün silsilenâmesine göre Nakşibendi olduğu belirtilse de bu bilgi de tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır.

Nasreddin Hoca, aldığı eğitimle beraber Akşehir’de mülki görevler edinerek kadılık ya da kadı naipliği yapmış muhtemelen Kayseri, Ankara, Afyonkarahisar, Kütahya, Bilecik gibi çevre yerleşim yerlerinde de bulunmuştur. 1284 yılında hayatının büyük bölümünü geçirdiği Akşehir’de ölmüştür.

En eskisi 16. yüzyıla tarihlenen anonim Lâtâ’if-i Hâce Nasreddin derlemelerinde Nasreddin Hoca kimi zaman Timur kimi zaman I. Alâeddin Keykubad ile çağdaş gösterilmektedir. Evliya Çelebi ise Seyahatnâme’sinin ikinci cildinde Akşehir’den söz ederken Nasreddin Hoca’dan da söz açarak I. Murad ve I. Bayezid dönemlerinde yaşadığını belirtmiştir. Bu farklı anlatılara karşın günümüzde Nasreddin Hoca ve yakınlarına dair belgeler ışığında Nasreddin Hoca’nın 13. yüzyılda yaşadığı ve Timur, I. Murad ya da I. Bayezid ile çağdaş olamayacağı konu üzerinde çalışan araştırmacıların büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir. Buna karşılık Timur ile çağdaş gösterildiği anlatılardaki Timur figürünün aslen Akşehir’de sekiz yıl ordugâh kuran Moğol şehzadesi Keygatu olabileceği ihtimali üzerinde durulmaktadır.

Efsanevi kişiliği

Fıkralardan türeyip Nasreddin Hoca’yı ermiş, bilgin, hazırcevap, deli dolu gösteren ve birçok farklı kişilik özelliği yansıtan çeşitli anlatılar mevcuttur. Fıkralarının sayısının geçmiş yazılı eserlere doğru gidildikçe azalması bir takım anonim fıkraların zamanla Nasreddin Hoca adına bağlanmış olabileceği ihtimalini güçlendirmekte ve efsanevi Nasreddin Hoca kişiliğinin bu şekilde çeşitlendiğini düşündürmektedir. Saltuknâme’de geçen bir fıkraya göre aynı şeyhin müridi olan Sarı Saltuk, Nasreddin’e Akşehir’de rastlar. Nasreddin, Saltuk’a altın, gümüş tabaklar içinde yiyecek ikram eder. Bu gösteriş karşısında Sarı Saltuk, kendi kendine “Bu adam acaba bu kadar serveti babasından miras mı aldı yoksa kendini mi kazandı?” diye sorar. Misafirinin aklından geçenleri sezen Nasreddin der ki: “Bütün bunlar babamdan kaldı. Benim, bu dünyaya gelirken getirdiğim ve bir gün dünyayı terk ederken de götüreceğim üç nesnedir.” Saltuk’un “Bu üç nesne nedir?” sorusuna Nasreddin Hoca’nın cevabı “Bir sikimle iki taşağım.” olur. Bu kaba sözler Sarı Saltuk’un garibine gider ama düşüncesini yüksek sesle anlatmaya cesaret edemeyerek kendi kendine “Böyle bilge bir adam manasız şeyler söylemez, her halde sözlerinin gizli bir manası vardır. Acaba ne demek istedi?” diye düşünür. Nasreddin misafirinin aklından geçenleri sezer ve der ki: “Kafanı boş yere yorma, söyleyeyim; bu üç şeyden maksadım: Birincisi iman, ikincisi amel, üçüncüsü de ihlâstır.” Bu fıkra Nasreddin Hoca’nın kişiliğinin bir türlü mistik yorumudur ve ölümünden henüz iki yüzyıl sonra kişiliğine aslından tamamen farklı, karşısındakinin düşüncelerini keşfetme gibi nitelikler yakıştırıldığı görülmektedir.