ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, Başkan Donald Trump’ın dış politika vizyonunun izlerini taşıyor ve onun “Barışın Başkanı” olarak anılma hedeflerini yansıtıyor. Bu belge, sadece birkaç aylık süreçte Gazze dahil olmak üzere sekiz farklı barış anlaşmasının imzalanmasıyla birlikte, ABD’nin barış ve istikrar konusundaki çabalarını yeniden ön plana çıkarma girişimidir. Aynı zamanda, Enstitü’nün adını taşıyan bu strateji, Nobel Barış Ödülü ve FIFA Barış Ödülü gibi uluslararası platformlarda da dikkat çekmeye çalıştı. Ancak yeni stratejide ortaya çıkan bazı unsurlar, Trump döneminin kalıcı etkilerinin karmaşık ve hatta bazen tehlikeli sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyor.
Bu strateji, özellikle Rusya’yla yaşanan ilişkilerde belirgin bir kırılma yaratabilir ve Avrupa’yı yeni bir büyük savaş tehdidiyle karşı karşıya bırakabilir. Trump’ın bu kritik hatayı fark ederek düzeltmesi için zamanın sınırlı olduğu düşünülüyor. Geçmişten gelen dış politika yaklaşımlarını harmanlayan bu belge, yakın geçmişin müdahaleci politika eğilimlerini yeniden gözden geçiriyor ve Monroe Doktrini’nin yeni bir versiyonunu ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, tarih boyunca uygulanan gümrük tarifeleri ve ekonomik güç kullanımı örneklerini hatırlatıyor, örneğin William McKinley döneminin tarifeleri ve Hawley-Smoot Tarifesi gibi.
Stratejinin içeriğinde, izolasyoncu unsurların da gözükmesi dikkat çekiyor. Özellikle, Nazi Almanya karşısında yalnızca İngiltere’nin mücadelesini destekleyen lobilerin ve Birinci Amerika Komitesi’nin etkisinden izler taşıyan unsurlar mevcut. Ayrıca, Obama döneminin “Asya’ya dönüş” politika vurgusunu genişleten yaklaşımlara da yer veriliyor.
Öte yandan, Trump’ın küresel barışa katkıda bulunmayı amaçlayan bazı yapılandırıcı adımları bulunuyor. Bu adımlar, Ronald Reagan sonrası güç diplomasisinin bir devamı olarak görülebilir ve savunma sanayinin güçlendirilmesine, ekonomik yaptırımlar kullanılarak barış sağlanmasına ve kişisel diplomasinin teşvik edilmesine odaklanıyor. Belge, ABD’nin mali ve askeri yükümlülüklerini yerine getirmesi konusunda müttefiklere çağrılar yapıyor. Bu bağlamda, müttefiklerimizden yıllık savunma harcamalarını GSYİH’nın %5’ine çıkarmaları hedefleniyor.
Ancak stratejide kritik bir kusur mevcut. Bu, özellikle NATO’nun 5. Maddesi kapsamında ABD’nin sürekli taahhütleri hakkında endişeleri artırmış durumda. “Bir saldırı hepimize saldırıdır” hükmü ile, ABD’nin taahhütleri konusunda net olmayan mesajlar veriliyor. Bu durum, Başkan Joe Biden dönemindeki net güvencelerden aşağı bir seviyeye iniyor ve müttefiklerin güvenini sarsabilir. Avrupa, bu stratejide yer alan ifadelerle, kendi savunma kabiliyetlerini güçlendirmeye yönelik adımların yetersiz olması ve düzenleme süreçlerinin karmaşık olması konusunda uyarılıyor. Avrupa’nın bağımsız nükleer caydırıcılığını güçlendirmesi, uzun zaman alacak bir süreç teşkil ediyor ve yanlış zamana yapılan müdahaleler, ciddi sonuçlar doğurabilir.
Stratejide Asya bölgesine verilen vurgu, Güney Çin Denizi ve Tayvan gibi bölgelerin kritik önemi ile destekleniyor. Ancak, Avrupa’nın caydırıcılık konusundaki çabaları dikkate alınmıyor veya hafife alınıyor ve bu da Avrupa’yı Rusya karşısında savunmasız hale getirebilir. Avrupa’nın bölgesel öncelikleri ise, Amerika’nın Asya önceliklerine göre üçüncü plana itecek şekilde sıralanmış durumda. Bu yaklaşım, Avrupa ülkelerinin kendi savunma kapasitelerini geliştirmeleri ve güçlendirmeleri konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
ABD’nin küresel eğilimi, müdahale etmek yerine daha çok müdahale etmeme yönünde şekilleniyor; bu da özellikle Rusya’ya karşı caydırıcılığı olumsuz etkileyebilir. Ukrayna çatışmaları, uluslararası toplumun Rusya’yı durdurma konusundaki zayıf ve yetersiz çabalarını ortaya koyarken, yeni strateji bu durumu göz ardı etmemeli. Stratejideki ifadeler, çatışmaların hızla durdurulması ve Rusya ile stratejik istikrarın sağlanması gerektiği yönünde olsa da, Putin’in saldırgan tutumları ve uzlaşma karşıtı tutumu göz önüne alındığında bu hedefler ulaşılması zor görünüyor.
Ukrayna’daki durum, çeşitli barış planları ve anlaşma taslakları ile şekilleniyor. Bu planlar, Kiev’in kabul edilebilir hale getirilmesine yönelik revizyonları içeriyor. Ancak, Rusya bu revize edilen barış planını reddediyor ve Trump’ın olası yeni hamleleri bilinmiyor. Avrupa ise sürecin dışında kalmış durumda ve bu da bölgesel istikrar açısından kaygı yaratıyor.
Sonuç olarak, Trump’ın Avrupa politikasında netlikten uzak, belirsiz ve zaman zaman izolasyonist bir tutum benimsemekle suçlanan yaklaşımları, NATO’yu zayıflatma riski taşıyor. Bu da, yeniden güçlenen Putin’in Avrupa’yı kendi stratejik hesaplarında daha fazla avantaj sağlayacak şekilde yanlış hesaplamalara itebilir. Tarih boyunca, yanlış hesaplamalar savaşlara yol açtı: Kaiser’in, Hitler’in, Japonların Pearl Harbor saldırısı ve Stalin’in hesaplamaları gibi. Putin’in Ukrayna’yı yenme konusunda yaptığı ilk hesap hatası henüz çözüme ulaşmamışken, yeni hatalar yapmak söz konusu olabilir. Bu nedenle, ABD ve Avrupa’nın acil olarak birlik olup, savunma kabiliyetlerini güçlendirmeleri ve Rusya’ya karşı net politikalar geliştirmeleri gerekiyor. Avrupa’nın, köklü bir savunma stratejisi oluşturarak, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir güvenlik altyapısı kurması elzemdir.